Kendin İçin İstediğini Başkaları İçin de İste!
Önemli olan, vicdanın emrettiği istikamette doğruyu ve iyiyi samimiyetle bulma cehdi içinde olmaktır. İnsan, bu cehdi gösterdiği nispette ahlaken temayüz eder. Bu cehdin özünde ahlakın şu en temel, en değişmez kaidesi yer alır: Kişi, kendisi için istediğini başkaları için de istemeli; kendisi için istemediğini başkaları için de istememelidir. Bu, vicdanın sesiyle nefsin isteklerini ayıran evrensel ölçüttür. Hz. Peygamber (s.a.s.), 'Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz' (Buhari, İman, 7) sözleriyle, söz konusu evrensel kaideye çok vuzuh bir şekilde işaret etmiştir.
Vicdanın evrensel ilkeleri bir nüve (tohum) hâlinde her insanın tabiatında vardır. Bu ölçütün evrensel olması, onun bu şekilde insanda doğuştan bulunuyor olmasından ileri gelir. İnsanlar, çocukluk dönemlerinde 'vicdanın sesi'ni duyabilecek bir ruh ve şuur olgunluğuna sahip değillerdir. İnsanın tabii gelişimi, vicdan dediğimiz o ahlaki nüveyi yavaş yavaş tebarüz ettirir. Bu ise ferdî olarak yaşanan bir süreç içerisinde gerçekleşir. Ancak ahlaki değerler, bir taraftan fıtrattaki söz konusu nüvenin olgunlaşma sürecini yaşamasıyla, öbür taraftan da bazı sosyal değerlerin (normların) fertlerin şuuruna nüfuz etmesiyle ortaya çıkar. Vicdanın sesi, biri ferdî (fıtrî), öbürü sosyal olan iki güç kaynağı arasında şekillenir. İnsanlar, çocukluktan itibaren yaşadıkları sosyalleşme süreciyle toplumun geçerli olan ahlak değerlerini öğrenirler. Ancak toplumdaki geçerli ahlak değerlerinin, ahlaka ilişkin saymış olduğumuz evrensel ilkelerle ne kadar uyum içinde olduklarından emin olamayız. Sosyal ahlak, iyiyi olduğu kadar kötüyü de içinde barındırabilir. Ahlaki sapmalar ferdî olmaktan çıkıp, sosyal bir boyut ve derinlik kazanabilmektedir. Bilindiği gibi peygamberler tarihini okuduğumuzda, sosyal hâle gelen ahlak bozulmalarının örnekleriyle karşılaşırız. Bir çok kavim içine düştüğü ahlaki hastalıklar sebebiyle peygamberler tarafından ikaz edilmiş, iman etmeye ve güzel ahlak ile yaşamaya davet edilmiştir.
Ahlak İnsanı Yüceltir
Şuurumuz olmasa vicdan diye bir 'iç ses'ten bahsedemezdik. Çünkü vicdan, kişinin kendini ve dünyayı kavrayışının tabii bir görünümüdür, insanı mesuliyet duygusuyla karşı karşıya getiren vicdanın sesi, gerçekte kişinin akli gelişimine bağlı olarak yaşanan bir kavrayış sürecinin tezahürüdür. Şimdi bu kavrayış sürecinin mahiyeti üzerine düşünmeye çalışalım.
Bilindiği üzere, çocuklar küçük yaşlarda henüz akli melekelerin yeteri seviyede kullanabilir olmadıklarından, şahsi fayda ve menfaatlerinin ötesine adım atacak bir hareketi, bir iradeyi gösteremezler. Onlar, istek ve beklentileriyle şahsi ihtiyaçlarının emri altındadırlar;
hayatlarındaki çelişkinin farkında değillerdir. Aklın tekamül seviyesine bağlı olarak insanlar, bu çelişkiyi derece derece görmeye başlarlar. Çelişki şudur: İnsan yiyip içmekte ve belli zevkleri yaşamaktadır, ancak onun bu yaşayış şekli hayvani bir yaşayıştan hiç farklı değildir. Üstelik insan, hayvani ihtiyaçlarını gidererek yaşadığı hazları ne yaparsa yapsın daimi kılamamakta, yaşadığı hazların hemen ardından manevi bir boşluk veya sıkıntı hissiyle acı çekmektedir. Bu acı, bizim aslında insan oluşumuzun hem göstergesi, hem de bir ispatıdır. Bu acı olmasa ahlaki şuurun uyanması belki çok daha zor olacaktır. Ama işte, insan, ihtiras ve şehvetlerini tatmin ederek, yani geçici, 'mutlak doyum'a ulaşamayan hazlarla kalıcı ve sürekli mutluluğu yakalayamamaktadır. Öte taraftan insan, hayvanlardan farklı olarak bu yaşayışın ölümle noktalanacağını gayet iyi bilir. Dolayısıyla, yaşadığı açmazların şuurundaki bir insan bu çelişkilerle baş etme mecburiyetiyle karşı karşıya gelir. Üstelik insan, yine hayvanlarda olmayan çok önemli bir şeye; yani hürriyete, yani iradeye sahiptir. Bu şuur, insanı manevi, içsel bir dünyanın eşiğine getirir, ona insan olmanın şartını işaret eder: Basit haz ve menfaatlerin üstüne çıkan bir iradeyi, bir şahsiyeti ortaya koymak; hayvani hayattan gerçek anlamda insani hayata doğru adım atmak! İnsanı seçkin ve şerefli bir varlık hâline getiren sır, işte bu ahlaki hakikat ve sırdır. İnsan, ahlaki varlığıyla, şuuruna vardığı çelişkiden kurtulma ümidini yakalar. Hayatını şahsi haz ve menfaatlerine indirgemek yerine, bütün insanlığa ait o maneviyat âleminin terkibi içerisine dâhil etmek ister. Hakiki ahlak duygusu, işte böyle bir şuurdan doğar.
Gaye Nefsi Öldürmek Değil Terbiye Etmektir
Ancak insanlar şahsi fayda ve menfaatlerinden tümüyle vazgeçerek yaşayamazlar. Ahlak, insanlara böyle bir gayeyi telkin etmez. Şahsi fayda ve menfaatin temini, her insan için bir varlık şartıdır. Bu anlamda her insan, kendi şahsi varlığının bir emanetçisidir. Canımız, sağlığımız, aklımız bize bir emanettir. Ahlaki hakikat, bize önce sahip olduğumuz emanete karşı saygılı ve sorumlu davranmayı emreder. Zira insani bir hayat ve ahlaki yükseliş için, şahsi varlığımızın gücüne ve devamına ihtiyaç vardır. Hayvani hayat insanlığa ne kadar aykırı ise, katıksız bir manevi hayat da öyle aykırıdır. Bunlar bizi insanlığımıza yabancılaştıran ifrat ve tefritlerdir. Tolstoy'un ifadesiyle 'Herkes kendi iyiliği, menfaati için yaşar. Kendi iyiliğini, menfaatini istememek yaşamamak demektir. İnsan kendi menfaatini arzu etme hissinden soyutlanarak hayatı düşünemez.' (Tolstoy, Hayat Üzerine Düşünceler, Furkan Y.) Ancak mesele, şahsi fayda ve menfaatleri, güçlü bir şuur ve iradeyle aşkın (yüksek, manevi) değerlere bağlı bir yörüngeye oturtabilmektir. Ahlakın gayesi bizim ferdiyetimizi yok etmek değil, aksine onu içinde bulunduğu çelişkiden kurtararak insani hâle getirmek; anlamlı, güzel, yüksek bir şahsiyete sahip kılmaktır. Bu anlamda 'Kuşlar için ayaklarıyla yürümeyerek kanatlarıyla uçmak ne kadar tabiiyse, akıllı bir varlığın şahsi bir iyilik ve menfaati ve şahsi hayatı reddetmesi de onun hayatının o kadar tabii bir gereğidir. Ancak kanatlanan bir kuşun yerde yürümesi, uçmanın kuşlar için gayritabii olduğunu ispat etmediği gibi başkasının şahsi iyilik ve menfaatini ve şahsi hayatını gerçek diye kabul etmiş olması da akli hayatın insan için gayritabii olduğunu ispat etmez'. (Tolstoy, Age)
Ahlak ve Aşk Arasında Önemli Benzerlik Vardır
Burada ahlakın anlamını daha iyi kavramamız için, aşkla olan benzerliğine değinmekte fayda var. Gerçekten de aşk, insani tekamülün zirve noktalarından biridir. Aşk, nefsani emellerden öte, en saf, en karşılıksız hislerle tecessüm eder. Aşkın sırrı fayda yani menfaat değil, güzellik ve feragattır. Aşk, nefsin haz ve isteklerinin önüne bir set çektiğine göre, insanı nefsinden feragate sürükleyen böyle bir kuvvetin beslendiği bir kaynak olmalıdır. Bu kuvvet, gerçekte kişinin kendisini hayvani isteklere ve yaşayışa indirgememe ihtiyacının bir eseri sayılabilir. Şöyle ki insan, arzularına manevi bir anlam ve seviye kazandırdıkça, maddi (bedensel) hazların geçiciliği dolayısıyla yaşadığı elem ve huzursuzluktan kurtulma gücünü kendinde bulur. Aşk, kişiyi hazla değil feragat ve bağlılık duygusuyla yüceltir. Şahsiyetini belirginleştirir, böylelikle insan olmanın farkını ve güzelliğini hissettirir. Aşk, manevi melekelerin ve tekamülün bir belirtisidir.
Ahlak da tam böyle, insanın manevi şahsiyetinin bir tezahürü olarak ortaya çıkar. Manevi şahsiyeti gelişmemiş insanlarda ahlaki melekeler zayıftır. Şahsiyet ise, belirttiğimiz gibi ferdî şuurun uyanmasına ve tekamülüne bağlı olarak gösterilen 'cehd' ile teşekkül eder. Ahlaki şahsiyetin teşekkülü için sadece şuur sahibi olmak yetmez, aynı zamanda vicdanın emri doğrultusunda bir iradeyi ve hareketi ortaya koymak gerekir. Ferdî şuur, kişiye, ahlaki davranmaya mecbur olduğunu söyler; ama bu mecburiyeti bilmek ile onu yapmak aynı şey değildir. Bu ise kişinin ruhi tekamülüyle ilgili bir husustur. Kuvvetli ve tekamül etmiş ruhlar, ferdî şuurun davet ettiği yönde bir cehdi, yani irade ve hareketi gösterirken, zayıf ve terbiye edilmemiş ruhlarda kayıtsız kalma hâli daha baskın olabilmektedir. Öyleyse, insanın ahlaki bir şahsiyet kazanması, ferdî şuurun artışı ve ruhun bu şuur istikametinde tekamül etmesiyle gerçekleşen bir varlık (insan) olma durumudur. Bu tamamen insana mahsus bir oluş biçimidir, çünkü insan dışındaki varlıklar böyle bir tekamül hürriyetini ve sürecini yaşayamadıkları gibi, insanın duyduğu ahlaki davranış mecburiyetini de duymazlar. Mecburilik hissi, ferdî şuurun gelişmesiyle birlikte insanı ahlaki davranmaya zorlayan bir histir. Bu hisse biz vicdan diyoruz. Vicdanımız bize nasıl davranmamız gerektiğini söyleyerek davranışlarımız üzerinde ahlaki bir kontrol mekanizması oluşturur. Ama ahlak hissimiz, istek veya tepkilerimizi yüksek bir 'iyi' ideali doğrultusunda sadece kontrol etmekle kalmaz, bizi aynı zamanda bir gayeye doğru harekete geçirir. Ferdî şuurun artışı ve ruhi tekamül nispetinde oluşan ahlaki mesuliyet hissi, hareketlerimizi bir zemberek gibi kendi ekseninde döndürmeye başlar. Ahlak, artık bu noktadan itibaren insanın bütün hâl ve davranışlarına nüfuz eden yüksek bir gaye, bir ideal olarak tecessüm etmeye başlamış demektir. Fıtrattaki o vicdan dediğimiz ahlaki nüve, böylelikle insanın bütün şahsiyetini ve bütün hayatını yoğuran bir güç, bir değerler sistemi hâline gelir. Bu da, ahlakın daha önce bahsini ettiğimiz evrensel mahiyetteki genel ilkelerini ferdî ve sosyal hayata tatbik etmek suretiyle kendisini gösterir.
Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Eylül 2009 sayısında yayınlanmıştır. |